21 Nisan 2012 Cumartesi

iyilik

Celine Dion - All By Myself

İyilikleri karşılık beklemeden yapmak, saflık ve gerçek iyiliğin temelidir diyorlar.
Ama bu çok kafa karıştırıcı.
Birine yardım eli uzatmak, zor günüde dayanacağı bir omuz omuza durumlarını anlarım. Bunlar gerçekten karşılıksız. Değeri paha biçilemez, ödenemez şeyler.
Ama...
Ama birine onun kendiniz için özel olduğunu anlatmak karşılıksız olmuyor.
Tamam karşımdakini mutlu etmek istiyorum. Çünkü çok güzel bir dostluğumuz var, çünkü gerçek benliklerimizi paylaşıyoruz birbirimizle. Kimi zaman tavsiye amaçlı, kimi zaman rahatlama, kimi zamansa sohbet... Çünkü ona özle olduğunu hissettirmek istiyoruz. Sonra ne?
Minik bir çikolata mı? Ne kadar özel olduğunu anlatan bir mektup mu? Ansızın açılmış bir telefon, elinde patlamış mısır ve iki film ile çalınmış bir kapı mı? Yoksa para ile alınmış bir hediye mi?
Hepsi olabilir.
Ben bunların hepsini değişik insanlara yaptım. Hatta bir kişiye hepsini birden yaptım. Hem dostum hem yan komşum olan birinin kapısına ansızın dikildim. Güzel günler geçirdim. Uzun yaz tatilinde ne yapıyor diye merak edip aradım. Yazdım. Hediye aldım.
Sonra..
Yada bu seferlik sonrasını karıştırmayalım
Demek istediğim bir arkadaşınız  size ''İyki ki varsın'' dediyse, siz küçük bir çikolata ile yanına gidip bunu söyleyin.
Demek istediğim doğum gününüzde size özel bir şeyler yapmak için uğraşan arkadaşınız varsa, karşılık vermek için onun doğum günün beklemeyin. Gidin yanına sinemaya gidelim mi diyin.
Demek istediğim kendine alırken sizin çok beğeneceğinizi düşündüğü bir şeyi size de almış bir arkadaşınız varsa ona sarılın.
Hayat çok kısa.
Birbirimize, birbirimiz için özel olduğumuzu göstermekten çekinmemeliyiz.

13 Nisan 2012 Cuma

We Bought A Zoo - Düşler Bahçesi


Asıl adıyla alakası olmayan bir film var bu gün.
''We Bought A Zoo''  yani '' Düşler Bahçesi''.
İki yazılı ve zor geçen bir günün ardından eve dönerken bir kaç film aldım. Yorgunluk atma yöntemim film izlemek ama her film olmaz. Zaten kim eve yorgun gelip gerilim filmi veya aksiyon filmi izlemek ister ki.. Veya ağır bir psikolojik sanat filmi... Ben istemem. İşte bende filmleri seçerken en az bir tane ''aile filmi kıvamında'' tatlı bir film katayım diye dikkat ettim. Sürpriz Baba ve ya Düşler Bahçesi arasından kaldım ve alt yazı seçeneği olmadığı için Sürpriz Baba elendi.

We Bought A Zoo -filmin orjinalini izlerseniz anlayacaksınız ki Düşler Bahçesi adı filmi anlatmıyor. O yüzden ingilizcesini kullanmak hoşuma gidiyor- kesinlikle ailecek izlenebilecek bir film.
Benim bazı filmlerim vardır kendimi içinde hayal ettiğim. İşte bende burada olabilirdim. Tercihen Matt Damon'ın hoşlandığı kız olmak isterdim ama kim böyle bir yerde yaşamak istemez ki! Düşünseniz hayvanat bahçesi yahu!
Başrol Benjamin Mee yani Matt Damon oğlu ve kızı  ile birlikte yeni kaybettiği eşinin tramvası altındayken bu durumda ne yapacağını bilemez ve her  köşesi ona karısını hatırlatan şehirden ayrılmak ister. Ama doğayla barışık bir yer ararken aklında hiç bir hayvanat bahçesi yoktur! İşte bu sıcak hikayede hayvanat bahçesini yeniden açmak için yaşanan olaylar anlatılıyor.
Filmin en sevdiğim yanı şüphesiz Matt Damon, ama Benjamin'in kızı rolündeki küçük Rossie için bile izlenir bir film. Rossie'nin her sahnesinde -sanırım kızlar için geçerli bu- ''yaa yerim ama'' ve ya ''hii çok tatlı''  diyebilirsiniz. Hatta dersiniz :)
Bir kaç not ekleyeyim film gerçek bir hikayeden esinlenmiştir. Gerçekten böyle bir yer vardır ve bu hikaye yaşanmıştır.
Ve filmin benim için önemi geliyor:

               Tek ihtiyacın olan 20 saniyelik deli cesareti..

We Bought a Zoo IMDb, Sinemalar.com ve fragman


12 Nisan 2012 Perşembe

Forrest Gump



Sizin hiç bittiğine inanmak istemediğiniz için filmin sonunda akıp giden isimleri bile sıkılmadan izlediğiniz oldu mu?
Benim oldu.
Forrest Gump adında bir çocuğun nasıl büyüdüğünü, nasıl aşık olduğunu gördüm. Nasıl koştuğuna, nasıl bir milyoner, bir baba, bir eş olduğuna tanık oldum şu son 141 dakika boyunca.
Bazı filmler vardır boş vakit değerlendirirsin ve bitince işlerine geri dönersin. Yemek yapar, ders çalışır, odanı toplarsın. günlük işler işte... Ama Forrest Gump onlardan biri değildi. Sanki haftalarca elimden bırakamadığım kitabım bitmiş gibi hissediyorum. Buruk, üzüntülü..
Bir filmin ötesi düşünülmez ama kitaplar tamamen hayal dünyama kaldığı için asla bitmez. Aklımızın bir köşesinde karakterleri yaşatmaya devam edebiliriz. Forrest Gump da öyleydi. Film bitip siyah ekranda beyaz harfler akmaya başlayınca Forrest'ın ileride oğlu ile nasıl gurur duyduğunu düşündüm. Benim için en az Forrest kadar değerli Teğmen'in ailesini düşündüm.. Hatta Forrest ve oğlunu Teğmen ve ailesi ile bir yemek masasında bile hayal ettim.
Aynı zamanda bilinç altımda parıldamaya başlayan bir şeyler oluştu.
''temiz kalp ve art niyet aramadan yaptığın her iş sonunda mutlaka seni mutlu eder''
İçime gizlice işlemiş bu felsefe filmin asıl amacı gibiydi.

Bence Tom Hanks, Forrest Gump ile ardarda ikinci kez aldığı Akademi Ödülü'nü sonuna kadar hak etmişti. -şu an ardarda iki kez Akademi Ödülü alan ikinci ve son yıldızdır- Film Tom Hanks dışında En İyi Film dahil 5 dalda daha Oscar aldı.
Benim için bir güzel yeri Dünya'da gerçekleşen önemli olaylarla ustalıkla kurulmuş bağdı. Bir de sanırım filmi izledikten sonra artık banklara aynı gözle bakmayacağım gibi geliyor. Biri gelse yanıma oturup tüm bunları anlatsa ben ne yapardım acaba demekten kendimi alıkoyamıyorum..

Ve son olarak

                       Hayat, bir kutu çikolata gibidir..
                                 İçinden ne çıkacağını asla bilemezsin..

Forrest Gump IMDb , Sinemalar.com ve Fragman 

11 Nisan 2012 Çarşamba

ev

Micheal Buble - Home

Kendini iyi hissettiğin yer midir ev? Yuva deyince daha mı sıcak geliyor anlamı? Peki akla gelen anlamları neler? kişiler kim? Küçük kardeşin mi o sıcaklığı veriyor, yoksa babanın akşam gelince baş köşeye kurulması mı sana evde olduğunu hissettiriyor?
Ben hep boş bir eve girdim. Annem içerilerden bir yerlerden ''Sen mi geldin?'' demedi bana. Kardeşimle eve girip kendi kendimize yetmeyi öğrendik. Kıyafetlerimizi astık güzelce, yemeklerimizi kendimiz ısıttık, tabaklarımızı makineye yerleştirdik, ödevlerimizi yaptık. Ama çoğu zaman baştan savmaydı o ödevler çünkü televizyon vardı. ''Ödevini yaptın mı da televizyon izliyorsun?'' diyen yoktu çünkü.
Kapıyı anneme açan ben oldum hep. Sonra babam gelirdi.
Hala da öyle. Çalışan anne-babanın sonucu bu.
Ama biliyor musunuz? İyi ki böyle olmuş diyorum.
Bu yüzden şu an yemek yapmayı seviyorum, bu yüzden odam toplu hep toplu, bu yüzden ablayım, bu yüzden sessiz sakin geçti çocukluğum. Yalnızlığa öyle alışmışım ki gittiğimiz her yerde ki kalabalıktan korkup sinmişim bir köşeye, onlarda bana uslu demiş.
Bu yüzden şu an ki Ben oldum ve olduğum Ben'i seviyorum.
Değişmek istemezdim.
Kim umursamaz olmak ister, kim bir kardeşin sorumluluğu ile gelmiş büyüme hissine hayır diyebilir ki, kim kendi kendine yetebilmeyi sevmez ki.
Büyüyünce...  yani gerçek anlamda büyünce, Annem gibi olmak istiyorum. Şu an onun çektiği zorlukları görmek ve ''Meğer sen ne muhteşemmişsin be anne!'' demek istiyorum. çünkü biliyorum..
O da bizi yalnız bıraktığı için mutlu değil ama şu an olduğumuz kişilerden mutlu.. Dengeliyor birbirini. İşte bende bu dengeyi sağlayabilecek kadar güçlü olmak istiyorum ve biliyorum çocukluğum bana bu gücü verdi.
Teşekkür ederim anne.
Bunları belki hiç okumayacaksın ama teşekkür ederim. Gerçekten.

1 Nisan 2012 Pazar

merhabalaaarr

Beni tanıyanınız da vardır, kim ki bu diye bu yepyeni pırıl pırıl bloga gelenler de vardır.
Efendim durum şu ki ben 2 yıllık -yani neredeyse 2- blogumu kapadım. Hepsi tamamen benim boşboğazlığım. Günlük hayatıma çok fazla burası yani eski blogum hakkında konuşmuşum. Hem eski yazılarımın yüklerinden kurtuldum, hem de o blogu açma sebebim olan eski sevgilim ile ilgili yazılardan. 2 yıl önceki  sevgilimi hatırlamak pek de güzel bir moral yöntemi değil anlarsınız ki. hele ki ondan sonra tam anlamıyla hiç sevgilin olmamışsa..
neyse..
Buradaki soyadımı eksilttim,
profil resmimden ayrılmam gözyaşları ile gerçekleşti -ne çok bağlanmışım o Leighton Meester'ın resmine-
yeni blogumuzun adresi için bir anda dilime gelen bir şarkı seçildi -bknz: La Isla Bonita yani güzellikler adası-
yeni bir başlık,
yeni bomboş bir site..
şimdi buralara bir çeki düzen vermeye gidiyorum. Şu internet aleminde yeni blog temaları yapmaktan daha çok sevdiğim bir şey daha yok vallahi eheh

bu iş konusunda heyecanlı olmak çok hoşuma gitti. Umarım pişman olmam. Bu birazda bunu okuyanlara bağlı. Sadece hala okunduğumu bilmek bile yeter pişmanlık tarzı bir duygu yaşamamak için.
sonuçta eski blogum uzun zamandır benimleydi birden her şeyi silmek garip oldu.
amaaann neyse. yazımızın şarkısını da vermiş oldum La Isla Bonita ile..

en kısa zamanda Summer yayın hayatına devam edecektir!
saygılar, sevgiler..